İLK ŞİİRİM VE ŞAİRLİĞİM
Zaman geçtikçe insanların maddiyata daha çok önem verdiklerini, maddiyatın ön
planda olduğunda da manevi değerlerin hafife alındığını, bunun sonucu da gözle
görülür bir ahlâkî çöküntü oluştuğunu görmek için basiret veya ferasetin
gerekmediğine inanlardanım.
Sorarım: " Kaç öğretmen öğrencisine cebinden harçlık veriyor, öğrencisinin asli
ihtiyaçları ile ilgilenip onu mağduriyetten kurtarıyor, derslerine yardım edip
onu çok iyi şekilde yetiştiriyor?
Dikkat edilirse " Böyle öğretmen yok " demedim, " Vardır da, kaç tanesini
tanıyorsunuz " dedim.
Çoktandır uğramadığım öğretmen evlerinde gerek mesai sonlarında gerekse tatil
günlerinde kimi zaman oyun salonlarında oturacak masa bulunmuyor.
Bu masalar keşke bir şeyler okuyan, yazan, hatta sohbet edenlerle dolu olsa.
Oyun oynayanlarla dolu oluyor. Belki bu bir manada deşarj olma olarak müdafaa
edilebilir kendilerince, fakat yorumu sizlere bırakmak daha iyi.
Tam 50 sene önceki öğretmenime getirecektim sözü. Onlar biraz daha her konuda
fedâkârlardı. Biraz daha hassaslardı.
İlkokul 3. sınıftayız. Öğretmenimiz " Herkes önümüzdeki Yerli Malı Haftası için
şiir bulup ezberlesin " dedi.
O yıllarda okuma kitabı ile birlikte haftalık dergiler de veriliyordu. Resimli,
bulmacalı filan bu dergiler okumayı özendirmek, derslere yardımcı olarak
düşünülmüş olmalıydı.
Kitapta ve dergide Yerli malı şiirleri vardı da, ben sıradanlığı sevmediğim için
başka kaynaklarda bu konuda yazılan şiir aradım ve bulamadım.
Kaynak dediysem, orta okula giden dayı oğlunun kitaplarında aradım, yoktu.
Aklıma müthiş bir fikir geldi, " NİYE KENDİM YAZMIYORDUM". Öyle ya alt tarafı
şiirdi nihayet.
Sonra şiire karşı aşinalığım da vardı. Okula gitmeden önce bile evimizde babam
ve dayım manzum hikâyeler okurlardı, hatta onlar ağlarlardı, bende onlarla
birlikte sebebini pek anlamasam da ağladığımı hatırlarım.
Ve Yazdım.
Sınıfta herkes ya kitaptan veya dergiden aldığı şiiri okuyor, sırasını savan
alkışlarla yerine oturuyor.
Sıra bana geldi. " Tahtaya kalktım " Elimde şiir yazılı kâğıt, okudum ve
bitirdim. Benim şiir bitti, başımla selamladım, sınıfta değil alkış, tık yok.
Yerime doğru giderken öğretmenim:
- İsa bu şiiri nerede buldun ? dedi.
- Kendim yazdım. Cevabı ile tekrar tahtaya dönmemi ve yeniden okumamı istedi.
Okudum.
Öğretmenim alkışlamaya başladı, sınıf onu takip etti ve müthiş bir alkış tufanı
koptu. Öğretmenim bir daha okuttu, tabii bir daha eskisinden fazla bir alkış.
Moralim yerine gelmişti, gururla yerime geçtim.
Aynı günün öğleden sonrası. Öğretmenler bir sınıfta toplanmışlar meyve yiyorlar.
Yerli Malı haftasında bir gün herkes bir şeyler getirir, sınıfta yenirdi.
Bir arkadaşım öğretmenimin beni çağırdığını söyledi, gittim. Baş öğretmen dahil
( O zamanlar Okul Müdürü yoktu ) diğer onlarca öğretmenin huzurunda o şiiri bir
daha okuttu ve alkışladılar.
Baş öğretmen başımı okşadı ve yazmaya devam etmemi istedi.
O yazdığım şeyin bir şiirle uzaktan yakından alâkasının olmadığını şimdi daha
iyi anlıyorum. Fakat beni teşvik etmeleri, sabırla dinlemeleri, arkadaşlarımın
içinde " Ne bu herze " dememeleri, bu gün kendine güveni olan bir İsa
Kahraman'ın oluşmasına vesile olmuştur.
Bu gün, adını büyük şair Abdürrahim Karakoç üstadın bizzat verdiği ve ön sözünde
" İsa Kahraman iyi bir şairdir " dediği " Düş Renkleri " adı ile bir şiir
kitabım varsa onu, o zamanki öğretmenlerime borçluyum.
Gerek veliler, gerekse öğretmenler bu konularda daha hassas olursa ne cevherler
çıkacaktır çocuklarımızın arasından.
Allah, çocuklarımızın: Zihnini, bahtını ve yollarını açık etsin.