ATEŞ ALMAYA MI GELDİN ?
Oğlum, bir koşu Ayşe Teyzenlere kadar git, ATEŞ AL DA GEL.
Ninem, yâni babaannem, beni ateş almaya bu sözlerle yollardı hep.
Köyümüzde nineye " Ebe " derdik. Her nine torununu, her torun da ninesini
özellikle sever. Çocukluğumda kimi zaman annemin belki sözünden çıktığım, onu
üzdüğüm olmuştur amma, ebemin sözünü asla ikiletmedim.
Sokaktan eve geldiğimizde " Köşe " tâbir edilen, şimdilerde lüks yapılarda
Şömine denen Ocakbaşı'nda otururdu ebem.
Ben odaya girdiğimde, hemen oracıktaki " Kül Küreğini " bana doğru uzattığında
anlardım beni ateş almaya yollayacağını. O, daha önceden pencereden bakmış ve
hangi evin bacasının tüttüğünü tesbit etmiştir. Ona göre, Ayşe Teyzene, Fatma
Teyzene git diye yönlendirirdi.
Halbuki evde mutlaka kibrit bulunurdu. Hatta ebemin belindeki kocaman kuşağının
içinde olduğunu biliyordum. Çok mecbur kaldığında kullanırdı kibriti. Tarlaya
gittiğimizde veya yaylada ateş alacak yer olmadığı zaman yerlerde.
Çünkü, kibrit para ile alınan nesne idi ve köylüde de para yoktu. Olabildiğince
iktisatlı yaşamak zorunda idiler.
Pazara gidildiğinde alınacak madde sayısı o kadar azdı ki: Gaz yağı, kibrit,
lamba ve camı, nal, mıh, şeker, bez, tuz ve benzeri şeyler.
" İşlik " denilen küçük atölyede ebem evin ihtiyacı olan bezi üretirdi. Ayakkabı
yerine çarık vardı. Sonradan lastik ayakkabı çıkmıştı.
Ateş almaya gittiğimiz evin sahibi, bizi elde kül küreği ile görünce neye
geldiğimizi bile sormaz, hemen ocakbaşından maşa ile en iri " Köz " lerden
birkaç tanesini küreğe yerleştirir:
Bir yerlerde eğlenme, sakın düşürme, basaklardan ( Merdiven ) dikkatli in, ebene
selam söyle " demeyi asla ihmal etmezdi. Hoş, aynı talimatı ateş almaya yollayan
ebemiz de verirdi ya.
Ateşi aldıktan sonra son süratle geri dönmek mecburiyetindeydiniz. Çünkü çorba
pişirilecektir.
Ocak başında oturan ebem, ben gelinceye kadar çalı çırpı ile ocağı hazırlamış,
sacayağının üzerine çömleği oturtmuş, beni bekliyor olarak bulurdum.
Benim getirdiğim közleri itina ile o çırpının yanına yerleştirir, sonra üfleye
üfleye ocağı yakar yemeği hazırlardı.
Bir yere geldiğinde, hemen gitmek için izin isteyen birine : " NE O, ATEŞ ALMAYA
MI GELDİN, OTUR BİRAZ HELE " sözünün çıkış noktası işte burasıdır.
Meşhur hikâyedir:
Bir yörede, her konuda kendini yetiştirmiş, herkesin ÇOK BİLMİŞ DEDE diye
adlandırdıkları bir ihtiyar yaşarmış.
Bilmediği şey yokmuş. Bir gün, 7-8 yaşlarında bir kız çocuğu gelmiş ve :
- Çok Bilmiş dede, annem ateş almaya yolladı " demiş. Dede bakmış, çocuğun
elinde kürek, maşa gibi bir şeyler yok.
- İyi de kızım, maşa, kürek bende de yok, sen de getirmemişsin, ateşi nasıl
götüreceksin, hadi evine dön ve kürek getir " demiş.
- Ateş varsa ben hallederim Çok Bilmiş Dede " diye cevap vermiş.
Hemen ocak başına çökmüş, soğuk küllerden avucuna kül doldurmuş, iki çalı
parçasını da maşa gibi kullanarak avucuna birkaç ateş parçasını koyup ayrılmış.
Çok Bilmiş Dede, hayretler içinde kalmış ve " Adımız Çok Bilmişe çıkmış, amma şu
anda küçük bir kızdan bile bir şeyler öğrenmek varmış, bu manada bu kız benim
hocam oldu " diyerek takdir etmiş.
Geçenlerde çocuk parkında 8-10 yaşlarında 3- 4 çocuk oyun oynuyorlar,
yanlarından geçerken dikkatimi çekti.
Oynadıkları oyun: 4 kutu kibrit almışlar, kibritin birini yakıyorlar, kutunun
içindeki kibritlerin tamamını birden ateşleyerek, onların bir anda ateş alıp pof
diye yanmalarını zelve seyrediyorlar.
Yanlarına çöktüm, sevecen bir şekilde, yaptıklarının iyi olmadığını, Allah
Korusun, en azından bir yerlerinin yanabileceğini söyledim, ne derece etkili
oldum bilemiyorum, çünkü son kutuyu yakmışlardı.
Onlarda, benim asıl ne demek istediğimi, bir gün büyüyüp, bu yazıyı
okuduklarında anlayacaklardır.