İŞKENCE İLE YÜZLEŞEN
HAYAT…
Masallarla büyümüştük
oysa…
Ve güzeldi hep sonlar…
Gözlerini gazete sayfalarından gözlerimize değdirdiğinde anladık içimizi burkan
acıyı… Her zaman, her yerde, ne sebeple olursa olsun yaşanan işkence, gelip
bulmuştu bizi yine bir genç kızın bedeninde…Şiddet, kırılan onur, liğme liğme
olmuş hayaller ve sonrası karanlık…Ya yarın? Yarın nasıl bir tül perdenin
arkasında gizlenmiş oldu artık… Kim cesaret edipte kaldırır, nasıl ürkmez artık
yürek yeni adımlar atmaya ve genç kız nasıl kalkar onca nedenini bilmediği
cezadan sonra ayağa…Dil yetmiyor bazen acıyı anlatmaya…Ses ulaşmıyor görmeyen
gözlere…Hayat yetinmiyor, aldığı canlarla…
Ne zaman geldik bu noktaya…Ne zamandır merhamet ve insanlığımızı yitirdik…Ne
zamandır zalimce baktık bedenlere, onur kırıcı sözleri dilimize tespih yaptık…Ne
kadar oldu dudaklarımıza değmeyeli hayır dualar…İçimizi boşaltan neydi ve
niyeydi bunca öfke…Bir genç kızın bedeninden alınan masumiyet, ne işimize yarar
bunca acıdan ve gözyaşından sonra…Bazen öyle bir an geliyor ki, işkencenin
gölgesinde kalıyor hayatın ışıltısı…
Oyuncak bebeklerimiz
vardı oysa…
Ve gülüşleri
avuçlarımızda…
Bedeninde gördüğümüz izlerin ardından duyduk düşen yıldızların sesini…Oysa gök
ve yıldızlar her zaman iyi dilekler tutmak için bir nedendi…Acı geldi,
yıldızları kana buladı…Garanti edebilir miyiz şimdilerde bir ertesi hikayenin
daha iyi olacağını…Toplum bunca umarsızken ve vicdan artık uzaklarda kalan bir
duygu olmuşken, elimizin altındaki hayatımızı ne kadar koruyabiliriz…ya
bedenlerimizi…ya bunca zamandır içimizde korumaya çalıştığımız yinede iyi günler
olacak bir gün temizliğindeki o çocuksu inancımızı…ve bizler devam ederken
hayatımıza kaldığımız yerden, o gözler ve ardındaki acı ne kadar zaman sonra
silinir sizce yüreğimizden…Sessiz bir çığlık, ulaşmışken fotoğraftan bize; ne
kadar tıkayabiliriz kulaklarımızı hala ve hala yaşanan bunca zalimliğe…Her yeni
gün, bir parçamızı daha eksiltiyor ve alıp götürüyor bizi bizden…
Yıldızlara astığımız
dileklerimiz vardı oysa…
Hepsi umutlara sevdalı…
Kaçacak hiçbir yeri olmayan birinin çaresizliği nasıldır acaba? Gün be gün
ölmek, her güneş doğumunda karanlığı yaşamak onca ışığa rağmen ve yok olmak
zaman içinde dayanılmaz bir acıyla…Bu öç duygusu, bu nefret, bu aldanmışlık
niye…Ne zamandır tanıyamaz olduk kendimizi….Ne kadar süredir hayatın
koşturmacası içinde kaybolup da, yitirdik bizi ayakta tutan değerlerimizi…Ve
niçin bakmıyoruz hiç aynalara ve değişen yüzlerimize…Korkuyor muyuz bizlerde
yoksa yakalanmaktan? Korkuyor muyuz değiştik demekten ve tanıyamamaktan
kendimizi… Yaşam, acı ve işkenceyle dağlıyor yüreğimizi… Biz izliyoruz
sadece…Sahnede kan gövdeyi götürmekte ve bir yerlerde canı acımakta
insanların…Bir yerlerde adresi olmayan çocuklar büyümekte, bir yerlerde ölmekte
insanlar ve bir yerlerde olmadık sesler yükselmekte…Sahneyse hep gözlerimizin
önünde…
Oysa çiçek açmalıydı
bedenler…
Ve şarkılar söylemeliydi
çocuklar…